Nostaljik Alıntılar-2

    KAYBOLAN KELİME
   Bu bayram, dilimizin bir kelime kaybettiğine iyice inandım. “Tandır” gibi “kağnı” gibi artık yaşanan hayatta, yeri kalmamış, şöyle böyle bir kelime değil; zarif, ince, medeni bir kelime.
   Kapıyı çalan çöpçünün pos bıyıkları arasında onu aradım. Yok!... Bahşişini alan bekçinin kavlak dudaklarından onu bekledim. Yok!... Bakkalın çırağından, sebzecinin yamağından, kasabın oğlundan onu işitmek istedim. Yok!...
   İpek mendilini alan oğlan, eşarbını kıvıran kız, iki buçukluğu cebine indiren manav, üç gün kapımızı kim çaldıysa hediyesini kim aldıysa bana o beklediğim kelimeyi vermeden gitti!
   İki yüz kuruş yazan taksinin şoförüne iki yüz elli kuruş veriyorsunuz. Taş gibi bir sükût!
   Kitabından sevgiyle bahsettiğiniz genç adamla karşılaşıyorsunuz. Hakarete benzer hissiz bir selam!
   Tramvayda, ayakta kalmış bir kadına yeriniz veriyorsunuz. Yüzünüze, burun delikleriyle yüksekten bir bakış!
   Ve hiçbirinin dilinde aradığınız o ince, o kibar, o insanı insan yapan güzel kelime yok!
   Geçen yıl, Atina’da bindiğim bir otomobilin şoförü, bana bu kelimeyi on kuruşluk bahşiş için söylemişti:Hem başından kasketini çıkararak hem de kelimenin başına bir “çok” ilave ederek.Roma’nın en büyük otelinde oda hizmetçisi kız, yine küçük bir hediye karşılığı zarif vücudunu nezaketle kırarak bu kelimeyi dudaklarında tebessümle söylemişti.
   Bir kelime deyip geçmeyin. Cemiyet hayatındaki birçok şikâyetleri bu kelimenin yokluğuna bağlamak bile mümkündür.
   Düşünüyorum: Artık lügat kitaplarında beyaz kâğıdın kefenlediği bu ölü kelimeyi nasıl diriltsek? Acaba belediye, bu kelime için bir fiyat listesi yapamaz mı?
Hiç olmazsa çarşıda, pazarda, iş hayatında canımız istediği zaman listeye bakar, parasını verir ve içimizin özlediği bu üç heceli sözü duyarız!
   Haaa! Affedersiniz, deminden beri, yana yakıla hasretini çektiğim bu kelimenin ne olduğunu söylemedim değil mi?
   Teşekkür!                                 
     Yusuf Ziya Ortaç
    
60’lar hikaye, 70’ler terane, 80’ler şahane
 Bizler 60’lı yıllar doğanlar bilgisayar değil radyo kuşağıyız. Arkası yarınlar dinleyip yurttan sesler korosu eşliğinde tipitip çiğner, tüp içerisindeki şokellalarımızı emer leblebi tozunu yutardık.
    Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Şamdelle denize girer, şetland kazaklarımızı pantolonlarımızın içine sokardık. Fako pantolonu olmayanları garipserdik. Briyantinli saçlarımızı rüzgar bile bozamazdı.
    Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı şiarıyla okullarda gün düzenlerdik. Herkes sıra ile poğaça, börek vs. getirirdi.
   Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Gezici doktorların bizlere verdikleri, ilaçlı şekerler sayesinde verem, felç, sarılık, kızamık gibi hastalıkları engel olurlardı.
   Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Pazar akşamları mutlaka banyo yapılırdı çünkü ertesi gün okula gi.dilecekti. berberler çok pratikti. Kafamıza koydukları tasın dışına çıkan saçları keser ve adına okul tıraşı derlerdi.
Vadideki hayat, kökler, dallas, kaçak, bonanza olmazsa olmaz dizilerimizdi.
Ayı yogi, uçan kaz morton, voltran pembe panter ev fertleri gibiydi
    Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Saçma sapan kadın programlarımız yoktu. Genç kızları fahişeliğe özendiren renkli hayatları anlatan programlarımız yoktu.
    Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Dolar, mark yuro falan bilmezdik.
Banka, faiz, tefe , tüfe anlamazdık. Banker kastellimiz bize yeterdi.
    Biz çok mutlu bir kuşaktık.
Kimi ürünleri adıyla değil cinsiyle adlandırıdık: kağıt mendil selpak, margarin sanayağı, yapıştırıcı uhu olarak kalmıştı akıllarda.
    Biz çok mutlu bir kuşaktık.
İşte bu ve buna benzer ne güzel, ne saf, ne temiz çocukluk anılarımız vardı.
Bizlerden biri Muharrem Kaşıtoğlu tüm bunları oturup bir araya getirip gözümüzün önünden bir film şeridi gibi akıtıp bizi geçmişe götürmeyi başarmış.
Okuyun geçmişe o güzel atların olduğu döneme gidin.

İsmet Gülseçkin
Ne güzel cahildik!..
   Dışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.Kuzinenin üzerinde demir maşa... Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü.Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi... Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım?
   Dışarıda kar...İçeride kanaat...İçeride huzur.O beyaz örtünün gelişi sürpriz olurdu. Şimdiki gibi üç günlük hava tahmini, kar yağışı için dakikalı randevu falan yoktu. Meteoroloji tutturamadığı zaman o kadar seviniyorum ki...
Krize de girmezdik. İran'ı hiç takmazdık. Yakacak bir şeyler olurdu her zaman.Ve kuzine hem ısıtır hem de pişirirdi...Bize kalan kışın ve karın tadını çıkarmaktı... Mumumuz, gaz lambamız vardı.
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki,keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer,kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler,hatıralar... Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası...
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı. Çay da kokardı... Domates de... Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar...İçeride huzur...Türban krizi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umurunda... Ne güzel cahildik. Mutluluğun resmini çiziyorduk...

Yazarı bilinmiyor.
Teneke sobalar...
   Sobalarımız tenekedendi. Ağırlıktan yanlara doğru hafif açılmış dört ayağı, odunları koymak için büyük, hava ayarı için küçük sürgülü kapakları vardı.Borular önce tavana doğru yükselir, sonra dirsekle döner, duvardaki deliğe girerdi.Bir-iki yerinden telle tavana ya da duvarlara bağlanırdı borular, ki başımıza düşmesin.Soba altlıkları, üzeri teneke ile kaplı tahtadan yapılırdı. Kenarları dört parmak yüksekliğinde ve yapan ustanın zevkine göre çivinin ucuyla süslenirdi...

   Yakıldığında genelde evi duman basardı. Kapıyı-pencereyi açardık ve paltolarımızı giyerdik, baca ısınıp da sıcak hava doğal yolunu bulana ve ev ısınana dek. Ve ısındıkça çıtır çıtır sesler gelirdi borulardan, toplanırdık teneke sobanın başına.Sobalar evin fırınıydı, ocağı, çocukların çalışma salonu, kestaneci, mısırcı, çayhanesi, büyüklerin kütüphanesi, kedinin uyku yeri, ailenin toplantı mekánı...Yuva olmanın, sevginin, özlemlerin, umutların, hayallerin çatırdadığı yer...Sıcaklıktı sobalarımız...

   Ben kalorifer peteklerini hiç sevmedim.Borularla ayrı ayrı odalara bölündü sıcaklıklar.Duvarlara takılan kalorifer petekleri aslında bizi bölüyordu, farkında değildik. Kız ile oğlan odalarına çekildiler. Anne yemeği mutfakta yapıyor artık.Baba kitabını nerede okusa olur.Evi artık duman basmıyor, hep birlikte yaşanan minik duman savaşının o unutulmaz işbirliği son buldu. Yuvalar odalara dağıldı, kestaneci gitti, mısırcı orda değil, çay ocağı kapandı, kedi kayboldu ortadan...Hikáyeler, anılar, sohbetler, bir arada olmanın o damak tadı, o yuva olmanın ısısı bitti...

   Bir teneke soba giderken neler götürdü bizden farkına varmadık bile.(.........)"Doğalgaza çok zam geldi" diyorlar:"Zam geldi, ısınmak artık daha pahalı..."Modern hayat böyle istiyor, ne yapacaksınız?

   Bu size medeniyetin getirdiği ağır fatura gibi gelebilir, ama bir teneke sobanın götürdükleri yanında lafı mı olur a dostlar.Bizim bir teneke sobamız vardı...
Bekir Coşkun
  • E-Bülten

  • Hava Durumu

  • Müzik Yayını

    658628 Ziyaretçi