Nostaljik Alıntılar

 
Biz Gibi
    Hızla geçiyor zaman ...Ardımıza bakmaya bile fırsatımız olmadan.Koşuştura koşuştura..Paldır küldür...
    Nerede olduğumuzu bilmeden,farkına varmadan geçenlerin..Iskalayarak yaşamak hani.Anlamsızlaşıyor sonra ,tekdüzeleşiyor..Paldür küldür koşturmalar,çarptıklarımız...Ayağımızın altında yuvarlanan topların üzerinde koşar gibi..Düşer gibi.Düşmeden koşar gibi.Hani kaçırıversek bir tanesini düşermişiz gibi.
    Durup bakmaya,kendi aksimize bakmaya ,bu ben miyim demeye hani ,en basitinden.Ben nasıl bir ben ? Ne kadarı ben ? Tüm senleri silkeleyerek düşenlerin içinden seçtiğimiz hangi benler?
    Koşarken dokunduklarımız,görmediklerimiz,görmezden geldiklerimiz...Korkularımız,kaygılarımız,pişmanlıklar,umutlarımız,kaybettiklerimiz, egolarımız,aşklarımız.Bizi bizden edenler mi ? Yoksa bizi biz yapanlar mı?
    Kimsenin kimseye tahammül edemediği,bana benzemeyenin benim dünyamda yeri olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.O kadar ayyuka çıktı ki artık ; konuşmak,tartışmak bırakın, düşünmek bile mümkün değil.Bizler,onlar,ötekiler...Bizden olmayanlar,sizin gibi olanlar.
    Ve tanrısallaşıyor herkes...Ben gibi olma..Aidiyet.Dönüştürerek,devşirerek...cebren ve hile ile belki kimi zaman.Hükmederek birileri birilerine..Kendisi gibi olsun diye..Hani versen eline bir sihirli değnek baştan yarat desen.Acaba nasıl bir dünya olurdu ? En çok ben demokratım diyenlerden ama,kendine benzemeyenlere tahammül edemeyenlerden kurulan bir dünya.Herkesin herşeyin aynı olduğu bir dünya.
    O zaman nasıl seçerdik,nasıl ayırderdik kendimizi diğerlerinden ? Ben gibi sen.Ne çok biz.
    Nasıl severdik acaba,nasıl kavga ederdik,nasıl ağlardık o zaman? Herşeye rağmen sever miydik,kabul eder miydik şimdiki gibi..Değerini bilir miydik,anlar mıydık,içimiz acır mıydı kırıldığımızda,üzüldüğümüzde.Bizim gibi ağlayıp bizim gibi gülenlerle,bizim gibi konuşup bizim gibi yazanlarla,daha mı çok mutlu olurduk acaba?
    Çok sahip olmadan,çok ait de olmadan,ucundan ilişik yaşayarak...Çarptıklarımızı düşürmeden,sarsarak ama yıkmadan.Turuncunun pembeyi sevdiği gibi,siyahın beyaza uyduğu gibi.
    Dokunduklarımızı görerek değil tek,görmeden es geçtiklerimizi de,elinden tutup tek başımıza ördüğümüz kozalarımızı yırtsak.Kimsenin yanında ,giderek kimsenin olmadığı ,yalnızlığımızın dipsiz kuyularından çıkıp, soyunsak tüm elbiselerimizden ...Ve çöpe atsak sahteliklerimizi.Ve yaradılışımızdaki gibi,doğduğumuz gibi olabilsek yeniden.
    Ve fakat herkesin herkesden başka olduğu,gökkuşağının renkleri gibi.Başka başka ama,yanyana dururken uyumlu.Ve yerini bilerek,özüne uygun.Başarabilsek.Dip dibe ama ilişik yaşayarak.    
                                                                           Hülya                                                              
     
   Bir okuyucu mektubu
   Çocukluğumuza özlemin çok güzel ve duygusal geldi bana. Aynı şeyleri paylaşan bir çocukluk arkadaşımı belki de kendimi okudum sende. İsimsiz yaziyi da okudum. Bazı eksikleri olan aynı seyleri paylaşmışız..
   Misket ortağımız vardı hatırlarmısın? Yuttuğumuz misketler ya onda kalırdı o gece bir kese içinde ya da sende kalırdı. Sokaklar, topraktı. Olmasa nasıl misket veya gazoz kapağı dizerdik? Gururla getirirdik eve. Haftanın en keyifli gecesi ''radyo tiyatrosu'' olan perşembe gecesiydi. Seslendiren sanatçıları ismiyle tanırdık.
   Bir de sabahları arkası yarın'dan sonra Çocuk Bahçesi vardı. Hepimiz heyecanla beklerdik (tabii yaz günleri). Kışın öğleden sonraydı. O zamanlar ,konuşacak çocuk sanatçılar olmadığı için sesini inceltip konuşan büyükler vardı..
   Çamlıca gazozuna rakip Elvan vardı meyvalı. Simit 10, gazoz 5 kuruştu. Zambo ve Melek sakızı vardı ve Hayat şekeri vardı sadece .Tipitip yoktu o zamanlar. Ben, her akşam, 250 gr beyaz peynir almaya giderdim . Neden derdim kendimce bu hergün yeniyorsa daha fazla almıyoruz? Babam, iyi bir akşamcıydı. Akşamları beyaz peynir yenmezdi bizde o babamındı çünkü.    
    Haftalık deli gibi beklediğimiz dergiler vardı. Her hafta pazartesi olmasını iple çekerdim, Ceylan çıksın diye Robot Ali'ye hastaydım ve 1001 roman, her sayısı vardı bende çünkü. Daha sonraları TİNA çıktı. Onunda en az 200 sayısı vardı elimde. Pardon atladım AKBABA vardı. Politik olaylar hiç önemli degildi sadece ABDÜLCANBAZ vardı benim için. Ne kadar güzeldi. Bisikletini hiç unutmadım.
   Yapı Kredi'nin Doğan Kardeş'ine de üyeydim. Süpermen hayatımın kahramanıydı.
   Açık hava sinemaları vardı. Galatasaray Lisesinin bahçesi yazın sinema olurdu. Vasvi Uçaroğlu'nu Kamuran Akkor'u ve Berkant'ı ilk defa orada izlemiştim. Beyoğlunda doğdum ben o zamanlar mahallemizdeki tek Türk bizdik. Şöyle söyleyeyim 16 hanelik halen yaşadığım mahallede 1 Türk aile yani biz,12 Yunanlı aile ve 3 tane de İtalyan aile vardı.
   Diğer mahallelerden Türk arkadaşlarım vardı onlar da bize karışır ve çok güzel oyunlar oynardık. Aynen yazdığınız gibi. Kukalı saklambaç ve yakan top banko oyunlarımızdı. Yılbaşlarında mahalleye çam ağacı süslenirdi. Hiç kimse onu bozmaya kalkmadı çocukluğumda..
   Saat 12 ye doğru gitarlar çalınırdı sokağımızda ve 12 'de mahalle boşalıp, şişeler atırdı sokağa. Ama sabah, bir tek cam kırığı göremezdik o sokakta.
Grundıg TK 146 hayatımda o zamanlar göremeyeceğim en iyi teypti. Ajda Pekkan, Cem Karaca ve Barış Manço'nun şarkılarını dinlerdik. Tabii ki Dario Moreno'yu ..
Yabancılardan, Pepino Di Capri,Rita Pavone en sevdiğimiz sanatçılardı
   Ben maddi açıdan iyi bir çocukluk geçirmedim. Ama manevi açıdan her şey çok güzeldi...
   Bir de o zamanların en revaçta olan oyunlarından biri de 5 halkaydı. Bilmem bilir misin?Bana doğum günümde hediye olarak gelmişti ve ben 5 halka 25 kuruş olarak herkes gibi değerlendirmiştim..
   Evet, ders kitaplarımızı ve defterlerimiz özenle kaplardık. Kızlar kırmızı erkekler maviydi. En gıcığı da etiketi düzgün yapıştırmak ve yazmaktı.
   Geceleri , evin terasına çıkar ve gök yüzüne bakardık.Pırıl pırıldı hatırlarmısınız? Sanki bütün yıldızları görürdük yattığımız yerden ,hatta hareketli yıldız gören ödüllendirilirdi. Onlar,ABD'nin attığı uydulardı. Şimdilerde yıldızları gören varmı?
   Gelelim televizyona..Aslında o kadar çok şey var ki anlatacak ama seni sıkmak istemedim..İlk yayına İTÜ 'den başladılar, haftada 1 saat o da peşembe günleri..... bizde televizyon yoktu ..Halamın bir arkadaşına gitmiştik seyretmek için.Ne seyrettiğimi hatırlamıyorum..
   Biz televizyonumuzu 1972 yılında alabilmiştik. İstiklal Marşını ayakta izleyen ilk aile bizdik herhalde, sonraları oturarak izlemeye başladık.
Münich olimpiyatları, Mark Spitz ve Nadia Comanechi 'nin yeri bizde ayrıdır.
   Benimki belki de ukalalık oldu bunları sana anlatacak bir sürü insan çevrende vardır belki ama kendimi tutamadım...
   En içten sevgilerle...

   Sait Pekün
  Sahipsiz bir yazı...
   Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca gazozu dışında bir şey yoktu, zaten o zamanlar çocuğa haftalık vermek diye bir şey de yoktu. Gene de bakkala gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca biriktirip, tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte şokellanın tadını hala hiçbir şeyde bulamıyorum.
   Ben şanslıydım, babam denizciydi. Seyir dönüşleri bana envai çeşit oyuncak getiriyordu Avrupa'dan. Ama o zamanın çocukları bile bir tuhaftı, ben mahalledekilerle paylaşmayınca o oyuncaktan da zevk almıyordum. Hala gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün TASO'larına benzeyen şeyler yapıyordum. Dokuztaş, misket, kukalı saklambaç, hele o "en de tura bir iki üç güzellik", unutulur gibi değildi.
   İnşaatlardan sökülen paslı çivilerle oynanan toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun tetiklediği yaratıcılık örnekleri. Sokaklar bizim, dert yok, tasa yok, oyuncak yoktu, olsa da devir hesap devri alacak para yoktu ve eğlence yaratıcılığımıza kalmıştı. Yaz günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "Sokağa Çıkmak" diye bir deyim vardı.
   Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma dört yaşında vurulmuştum. Net hatırladığım bir sahne var: Adi Yalın. Babası ona iki tekerlekli bisiklet almış ve bana "Yarın seni de bindireceğim" diye söz vermişti. Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar mahallemizden. İkinci aşkım, alt katımızda oturuyordu. Bir gün incir toplayacağız diye, Çengelköy sırtlarında kaybolmuştuk birlikte.
   Diyarbakırlı Kürt bir Karpuzcumuz vardı . Salı Cuma karpuz, kavun getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o kavun bal gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı mı, değil apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek kokusu. Reçel yapılacak çilek neredeyse bir gün boyunca beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda bekletilirdi toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi. Şimdi çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden büyüyor. Belki de o yüzden ne tadı var ne de kokusu.
   Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük parmaklarımızın arasında kaybolana dek bıçakla yontulan kalemler -ki kalemtıraş kullanmak israftı, sınıflardaki çöp kovası onu kalem açma kuyruklarını unutan var mı?
   Plastik ilkel beslenme çantaları ve okula götürülmesi yasak olan muz. Hele iç içe gecen halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik bardaklar, kâbusumdu benim. Uçlu kalem geldiğinde memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu da uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın kalem uçlarını.
   Bunların her biri güzel birer anı, 30 lu yıllarını sürenler için. 40 lı yıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş. Zira çoğu Üniversiteyi ya zar zor bitirdi, ya da ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri için ise hatırlanmak bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak ve yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa, parasızlığa ve kardeş kavgasına rağmen. Sadece çocuklar o yılların tadını çıkardı, sadece çocuklar mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası güzellikler bıraktı.
   O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor. Sahip olamadıkları oyuncaklarla dolu çocuklarının odaları. Yedikleri dayakların inadına seslerini bile yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları, çocuklarından kan alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava karardığında ve babası işten geldiğinde eve giren şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı çıkaramıyorlar, zaman zaman haklı sebeplerle. Annelerinin bir bakışı ile mum kesilen, akşama babana söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar, bugün kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile diyemiyorlar.
   O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları doyumsuz, çoğu bilgisayar başında patates cipsi yediği için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama onca imkâna rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı saklambacı ve hatta uçurtma uçurtmayı bilmiyor. Onların uçurtmaları marketlerde hazır yapılmış olarak satılıyor ve babayla bir Pazar günü saatlerce uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde uçurtma uçurmanın tadını bilmiyorlar.
   Okulun açılacağı haftanın öncesinde önceleri zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin kaplanmaya ihtiyacı yok çünkü. Kâğıt onlar için buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kâğıt koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları almıyor.
   Hiç dut silkelemediler, bembeyaz çarşaflara ve hiç incir ağacının ince dalına basıp yuvarlanmadılar komşunun bahçesine.
   Mutlular mı?
   Umarım öyleler.
   Peki, çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar mı?
   Umarım ...
           Çocukluğumuzda
   Çocukluğumuzda manav amcaların, kesekağıdının altına kiloda bir tane çürük domatesi sokuşturma zorunlulukları vardı. Müşterisine çaktırmadan bunu yapmayan manav esnaftan sayılmazdı. Eğer çürük iki tane olursa bir daha o manavdan alışveriş yapılmazdı.
   Alışverişlere file ile çıkılırdı, gazetelerde hayatın pahalılaştığı artık bir filenin kaç liraya dolduğu üzerinden anlatılırdı.
   Aynı takımdaki adaş futbolcuları şimdiki gibi soyadları ile değil, küçük ve büyük diye ayırırdık… Küçük Sedat ve Büyük Sedat, K.Mehmet ve B.Mehmet gibi.. Yabancı futbolcuları ise hangisi büyük hangisi küçük pek bilmediğimizden olacak I ve II diye ayırılırdı, Dunai I ve Dunai II gibi..
   Milli maçlardaki mağlubiyetimize üzüldüğümüzde, büyüklerimiz ballandıra ballandıra fii tarihinde Macaristan’
ı nasıl 3-1 yendiğimizi anlatarak bizi teselli ederlerdi…
   Pazar günleri radyodan maç naklini kaçırmamak için yarım saat önceden radyoyu açar Secaaddin Tanyeli’den tangolar dinlerdik… Büyük takımların maçlarını ya Halit Kıvanç ya da Orhan Ayhan anlatırdı.. Bursa’dan ise Necati Karakaya, niyeyse?.. Arada İzmir’e bağlanırdık dakika ve skor almak için…
   Semt sahaları vardı… Abilerimiz orada pazar günleri futbol oynarlardı meşin topla.. Kale arkasında dururduk ki top auta çıktığında meşin topa biz de vurabilelim diye… Çünkü bizler ancak hafta içi 5 liralık topla okul bahçesinde oynardık, o top patlayana kadar… Hemen de patlardı lanet şey!
   Okul radyosu dinlerdik… Anonsunda kız çocuğu Yaşaaaar! diye bağırırdı… Anlardık ki okul radyosu başlıyor…
Radyo tiyatroları dinlerdik… Efektlerini illa Ertuğrul İmer’in yaptığı…
Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun !. derdi, Sanat Güneşimiz Zeki Müren “aziz ve muhterem şoför arkadaşlarına”, Çinturato Pirelli’nin sponsorluğunda…
   Babamız, annemiz aile efradı büyüklerimiz seçim zamanları hangi partiye rey vereceklerini tartışırlardı… Hevesle büyüyüp rey vereceğimiz günleri bekledik. Büyüdük ama artık rey değil oy verebiliyoruz…
   Karaköy’den geçerken her köşede Kent var! Palmall var! diyen tombalacılar vardı… Daha sonra Lark ve Saratoga sigarası da sattılar… Nedense o devirde Marlboro satmazdı o tombalacılar?..
   Tekel’in Çamlıca, Gelincik, Bafra, İkinci, Üçüncü diye sigaraları vardı…
   Vita tenekelerine çiçek ekerdi komşumuz yaşlı teyze. Tek katlı evinin camlarını süslerdi o sarı tenekelere ektiği çiçeklerle. Hastalandığında üstten açılan körüklü deri çantasıyla doktor amca gelirdi ve mutlaka iğne yapardı ona… Annelerimiz de bu fırsatı kaçırmaz, biraz yaramazlık yaptığımızda o doktor amcanın iğnesi ile korkuturlardı bizi…
   Bakkallarda bisküviler camekanlı kutularda satılırdı.. Ne kadar isterseniz bakkal amca ibreli terazisinde tartar verirdi… Hak geçmesin diye, gözü terazinin ibresinde son bisküiti geri alır sonra tekrar koyar tercihini hep bizden yana kullanırdı. Çok alırsanız kesekağıdına, az alırsanız küçük bir kağıda sarar verirdi… Bir gün Arı Bisküvilerinin kapandığını duyduk, şaşırdık.. Zambo sakızı vardı, üzerinde arap kızı resimli kare ambalajında…
   Benim babam, senin babanı mutlaka döverdi…
   Her toplumsal olayı “Taksim Meydan’ında iki kişiyi salladırmak” suretiyle çözeceğini söyleyen toplum mühendislerimiz vardı her mahalle, otobüs ve trende..
   İzmit’e bile buharlı tren ile gidilirdi… Hereke’de lokomotif yarım saat durarak su alır yolculuğa öyle devam edilirdi. Lokomotifin arka tarafında lebaleb dolu kömürlüğü vardı… Tren gelirken el sallardık, makinist amca da tam yanımızdan geçerken düdükle bizi selamlardı, biz ise düdüğün sesinden korkup havaya sıçrardık..
   Sonunda birgün TV’de yarım saat necefli maşrapayı seyrettik ve kızıp Tekel Birası içtik kahverengi uzun şişesinden… Babamız bize kızmadı, hatta biranın yanında patates kızartmasının çok iyi gideceğini söyledi. Anladık, ne yazık ki artık çocukluğumuz bitmişti.

Arman Salepci
             Bayramın son günü hüzün verir
 Öğrenciliğimden kalan "Pazar akşamı hüznü" de hala içimde.Pazar akşamları hava kararmaya başladığında da 1.5 günlük - cumartesi yarım gün okul vardı - hafta sonu tatilinin bittiğinin farkına varıp, hüzünlenirdim. Üstelik, pazar akşamları Ankara’daki sobalı evimizde hamamdaki su ısıtan ve odunla çalışan soba da yakılır, su ve hamam soğumadan yıkanmam istenirdi.Hamam bittiğinde rahmetli anam beni karşısına alır, hayatımın en korkulu eylemini yapardı. El ve ayaklarımın tırnaklarını keserdi. Bu işlem hamam sonrası yapılırdı ki, el ve ayaklarım tırnak kesmek için nispeten yumuşak olsun. Hala tırnaklarım kesilirken içimi bir ürperti kaplar
   Tırnaklarım kesildiği sırada da aklıma unuttuğum bir ödev gelirdi. Her ama her hafta. Herhalde zihnim ödev kavramını hafta sonu siliyor veya ben nasıl olsa daha vakit var diye onları erteliyordum. Anam ellerimi, ayaklarımı kurulurken ben ödevin başına geçmek için yırtınırdım.Normal yurdum insanı olmaya aday bir çocuk olarak yalap şap ödevi yapar, görüntüyü kurtarır, ertesi gün öğretmenden işiteceğim azarı nispeten küçültürdüm. O sırada aklım radyoda olurdu. O yıllarda Pazar akşamını kurtaran tek eğlence radyodaki "arkası yarın" adlı şimdiki TV dizilerine benzeyen radyo oyunları programı idi. Her gece 15 dakika yayınlanırdı.Onu da dinledikten sonra hiç uykum olmadığı halde yatmaya zorlanırdım.Halbuki bir gece önce yatma saati serbestti.
   Bayramda da ilk 2 veya 3 gün alabildiğine gezer-tozar, bayram bahşişlerini ezer, her türlü bayram yerini tavaf eder, bu arada her türlü edimi boşlar, ama son gün birden ayıkırdım. Unutulan ödevler, kirli okul kıyafeti, boya isteyen ayakkabı, yıkanma mecburiyeti gözlerimin önünde uçuşmaya başlardı. İşte o an da tüm neşem kaçar, giderdi.
   Şimdi okul yok, hatta gazeteci olarak sabah yetişeceğim bir measi de yok. Ama hüzün aynı hüzün. Tüh yine bayram bitti! Neyse ki yılbaşı yakın.O da bir heves gelecek, geçecek.Sonra yazı bekleyeceğim, Avrupa’da çalışan eşimin izin zamanını iple çekeceğim. Sonra birden fark edeceğim ki onlar da bitmiş. Ben 56 yaz görmüşüm, 56 kış, 56 ilk ve sonbahar!Sonunda da sormadan edemeyeceğim:Hayatta herşey kendini tekrar mı ediyor, yoksa her biri bitiyor mu?Tekrar ediyorsa zaman var mı? Bitiyorsa başlangıcın anlamı ne?

Cüneyt Ülsever / Hürriyet
   
  
  • E-Bülten

  • Hava Durumu

  • Müzik Yayını

    658624 Ziyaretçi